Giriş -1

Mayıs 3, 2008

 Yoğun bir iş günü geçirmiştim. Toplantılar vücudumdaki bütün enerjiyi almış gibiydi. Hatta asansörde, her an yığılabileceğimi hisseder gibiydim. 13. kattaki inşaat firmasının tanıdık mimarlarından Ahmet Bey’ e rastlamış ve onunla klasik bir akşam sohbeti ediyor oluşum, yorgunluğumu geçici süreyle unutturmuştu. Aşağıda vedalaşarak o servisine ben de aracıma gitmek üzere otoparka yöneldim.


İstanbul trafiği, her zamanki gibi kan kusuyor, nerdeyse her 30 metrede bir en az 5 dakika duracak kadar ağır aksam işlerken, çeşitli radyo programlarıyla biraz daha çekilir hal alıyordu. Hem de arada bizim ajansın müşterilerinin reklamlarını duymak beni mutlu ediyor, her seferinde “sen başardın” diyerek egomu besliyorlardı.

Eve vardım… Her gün gözüme batsalar da bir türlü değiştirmek için fırsat bulamadığım o iğrenç demir ferforjeli bahçe kapısını aralayarak içeri geçtim. Yine gıcırıdıyor yine sinirimi bozuyordu. Her zaman yaptığım gibi posta kutusunu kontrol ettim. Birkaç bankanın kredi kartı ekstresi ile Reklamcılar Derneği’ nden ve ayrıca gofreli, laklı şık bir tasarıma sahip kutuda iki farklı davetiye vardı. Kapıyı açmak üzere anahtarı kilide soktum. Anahtar dönmedi. Kuvvetle muhtemel Mukadder Hanım içerideydi. Zile bastım.


    “Hayırdır Mukadder Hanım? Saat 20:00; siz hala evdesiniz?”

    “İşim uzadı Cem Bey, ütüler de pek birikmişti, yarına beklerse kazık gibi oluvereceklerdi. Aman  dedim Mukadder.Yarın misafirler var, işin başından aşkın hangi arada derede yapıvereceksin? Ondan     kaldım beyim.”

    “İyi etmişsin… Eee, içeri buyur etmeyecek misin?”

    “Öyle şey olur mu beyim? Aaa, gel geç sen, güzelce bir kahve yapıvereyim sana, ister misin?”

    “İstemez miyim? Çok yorucu bir gündü…”


O sırada ben paltomu girişte bulunan masanın üzerine bıraktım ve diğer zarflarla birlikte salona geçtim. Ayağımı ortada bulunan bambu sehpanın üzerine uzattım ve arkaya doğru esneyerek rahatlamaya çalıştım.


    “Oooh, sağolasın Mukadder Hanım, ellerin dert görmesin. Köpük köpük de olmuş. Bu arada yiyecek     bir şeyler var değil mi? Dışarıdan söylemeyim bari sen varsan…”

    “Hemen hazırlarım beyim. Zeytinyağlıları bugünden yaptım ki, yarına kadar dinlensin lezzet gelsin         diye. Onlardan hazırlayıveririm hemencecik.”

    “Nasıl yani? Yüz yıllık şarap mı bunlar Mukadder? Açıldıktan sonra havası çıksın daha lezzetlensin     diye böyle bekletiyorsun?”

    “Rahmetli annem öyle derdi. ‘Zeytinyağlı, taze gelin gibidir. İş görene kadar belli bir zaman geçmesi     gerek’ derdi. Biz öyle büyüdük beyim. Pişman oldunuz mu hiç bugüne kadar?”

    “Alemsin Mukadder Hanım… Valla ne bileyim, evde yemek yediğim mi var? Misafirden misafire…         Neyse sen hazırla bakalım bir şeyler sonra da çıkarsın. Geçe kalma. Al şunu da taksiyle gidi gidiver

    sonra ham yaparlar seni… Bir şey değil ben ne yaparım sonra?


Kalktım ve o tombul yanaklarından iyice bir öptüm. Mukadder Hanım, bana babamın yadigarıydı, aslında ben de ona babamın yadigarıydım. Ailesi yıllarca bize hizmet etmişti. Mukadder Hanım babamın, ben de Mukadder’ in ellerinde doğmuşum. Annem çalışan birisi olduğu için, çocukluğumda annemden çok onu gördüm diyebilirim. Aslında yatılı kalıyordu bizde. Son dönemler de kızının evliliği mi problemli olmuş ne, kalkmış annesinin yanına gelmek istemiş. Ben de evde tantana çekemeyeceğim için ona küçük bir ev kiraladık yakınlarda. Şimdi ana kız yaşıyorlar. 65 yaşındaki o kilolu, kısa boylu ama dinç vücudunun arkasında dağ gibi bir yürek yatıyor. Beni evladı kadar sever, ama bunu asla sulu bir şekilde göstermez. Hatta arada çocukluğum tutar Mukoş diyesim gelir de kaşlarını çatıp; “Cem Bey ve Mukadder Hanım… En doğrusu değil mi beyim? “ diyerek üstün olgunluğunu tasdik eder.


Mukadder’ in o eşsiz dolmalarından bir tabağı yedikten sonra televizyona bakarken uyuya kalmışım. Mukoş da hiç rahatsız etmeden yanı başıma pijamalarımı bırakıp gitmişti. Üstümü değiştirdim ve üst kata çıkıp yattım. Sanırım saat 02:00 sularıydı. Sabah yoğun bir program başlayacaktı. Önce ruhen, sonra bedenen buna hazırlıklı olmam gerektiğini kendime hatırlatarak, alarmımı kurdum. Yastığa başımı koydum ve gerisini hatırlamıyorum.


08:30


Telefonun, adamı yerinden hoplatan, ‘kalk yoksa biraz daha çalar geçici duyma kaybına sebebiyet veririm’ dercesine öten alarmıyla yataktan sıçradım. Çekim yasasını uygulamaya başlamaya çalıştığım son bir aydır yaptığım gibi: “Bugün güzel bir gün olacak. Hayatı, doğayı, yaşamayı, para kazanmayı seviyorum. Sağlığım her daim benimle olsun. En kötü günüm böyle olsun” diyerek hemen yatak odamın yanındaki küçük banyoda yüzümü yıkayarak aşağı indim. Daha merdivenlerdeyken kızaran ekmek kokuları her yanı sarmıştı.


    “Mukadder Hanım? Ne harikalar yaratıyorsun yine?”


Mutfakla salonu bağlayan ara yoldan kafasını uzatarak;


    “Günaydın beyim. Kahvaltın hazır. Gazeten de şimdi gelir… Hah geldi işte Cemal Bey”


Sofra yine mükemmeldi. On beş dakikadan da ibaret olsa kahvaltım, saatlerce sürecek bir brunch ın titizliğinde hazırlardı kahvaltıyı; her zaman olduğu gibi. Görselliğe değer verdiğimi bilirdi. Yemeyecek de olsam, öyle bir sofrayı görerek güne başlayacak oluşumun beni mutlu edeceğini bilir, her sabah hiç üşenmeden kurardı masayı. Kahvaltı ederken, gazeteye göz attım. Yine siyaset, cinayet… Kan gövdeyi götürür sahneler midemi kaldırdığı için gazeteyi bir kenara koydum, masanın bir kenarına, dün akşam sıvıştırdığımı hatırladığım zarfları görerek, janjan lı olan davetiyeyi aldım. Arkasına baktım. Kimden geldiği yazmıyordu. Önde ‘Gelmezsen pişman olursun’ yazısı ilginç bir yazı karakteri ve rengarenk tasarımla hareketlendirilmiş adeta ‘İçine baksana’ der gibiydi. Davetiyeyi açtım. Paşaköy’ de bir villanın adresinde ertesi günün tarihinde düzenlenecek olan bir partinin davetiyesiydi. Kuvvetle muhtemel doğumgünüm için arkadaşların düzenlediği bir partyidi. Unutacağımı düşündükleri için mi bilmiyorum böyle bir yola başvurmuşlardı. Doğrusu tasarımı kim yaptıysa hoşuma gitmişti. Kesin bu fikir her zamanki gibi Burçin’ in kafasının altından çıkmıştı. Emindim. Paltomu giydim. Davetiyeyi de cebime koyarak Mukoş’ a seslendim:


        “ Mukadder Hanım, akşam olmadan gelirim ben. Sen her şeyi hazırlarsın değil mi?” “Merak etme  beyim, her şeyi hallediveririm ben…”

        “ Seni seviyorum Mukoşş!  Amannn Mukadder Hanım…”


Ve evden çıktım. Ajansa gitmek üzere yine o meşhur İstanbul trafiğine daldım. Bakalım radyoda neler vardı?…    

Yorum Yapın