Burçin aşağıdan seslenir;

“Efendim Cemm”
“Burçin, gelebilir misin yukarı?”
“Cem, pastayı servise hazırlıyoruz; hatta senin pastanı… Bir zahmet sen aşağı gelsen de bir yardım etsen?”
“Ama bu çok önemli….”
“Haydaa, n’oldu? Dur geliyorum”

Bu esnada çocuk yerinden hiç kıpırdamadan duruyordu. Bir başkasına seslendiğimi gören herkesin vermesi muhtemel reaksiyonu – kaçmayı- göstermemişti. Bu durum aklımı iyice şaşırtmıştı. Belki de misafirlerden birisinin çocuğuydu. Öyleyse terasta öylece köşeye sinmiş bir şekilde ne yapıyordu? Kapı kitliyken dışarı nasıl çıkmıştı? Belki de çıkmıştı üzerine birisi kapıyı kitlemişti. Öyleyse neden aşağıya seslenmedi bahçeden? Yok yok, tanıdık olamazdı… Peki ama neden kaçmıyordu? Ya da olduğu yerden bile kıprdamayışının bir anlamı olmalıydı….

“Hah geldin mi, Burçin?”
“N’ oluyor Cem? Bu katta ne işin var senin?”
“Ya evi geziyordum, terasa takıldı gözüm, kenarda sinmiş bir çocuk gördüm, bak tam şurada… Bak bak çocuk yere oturmuş duruyor…”
“Emin misin Cem? Ben hiçbirşey görmüyorum…”
“Nasıl ya? Şu köşede hiçbirşey görmüyor musun?”
“Aaa evet, kedi var orada…. Vah vah, Cem’i de kaybediyoruz… Beynin mi sulandı oğlum?”
“Ama, ama… Çocuk vardı orada. Hatta onu gördüğümü gördü, sana seslendim, yerinden bile kıpırdamadı. O yüzden hayretle seni çağırdım, tedirgin oldum, kim olduğunu anlamaya çalıştım. Kapı da kitli…”
“Cem bir saniye, bir saniye… Önce sakin ol…. Anlıyorum seni… Uysal bir çocuğa benziyor zaten. Tekir mi, cins mi acaba? Dalga mı geçiyorsun Cem? Hadi aşağı… Sinirlerin bozulmuş senin….”
“Burçin….. Ama çocuk…..”
“Ama kedi… Cem… Sinirleniyorum… Hadi … Aaaaa. Sen mi sıyrıksın ben mi anlamadım…”

Burçin aşağıya seslendi yine:
“Kızlaaaarrrr, Cem’ in motivasyona ihtiyacı var… Siz mi gelirsiniz, şuradan aşağı yuvarlayayım mı?”
“Burçin, yapma bunu… Offf kimse anlamıyor beni… Kimse – sen bile-”

Sinirli sinirli merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Ama kafam çok karışmıştı. Belki resimsel bir travma yaşıyordum. Ya da ne bileyim, bir kaç dakika sürebilecek bir yansımaydı. Sanırım korkmaya başlamıştım. İnerken Burçin’ e:
“Bu gece beraber yatalım mı Burçin?”
“Yok henüz gay lerle yatmayı tercih etmiyorum. Zaten gay ler de namına yaraşır kalabilmek adına benimle yatmayı tercih etmemesi lazım… Ama istersen gelip ninni okurum, saçını okşarım…Uyuyana kadar başında beklerim, sabah bezini de değiştiririm…. Başka zırvalamanız var mı Cem Bey? Yok yok… Bu böyle olmayacak. İş yine bana düştü. Aşağıdan birini kaldırmak lazım. Şimdi, sen gece uyumazsın, birşey değil beni de uyutmazsın…”
“Aman tamam, birşey  demedim… Senin bulduğun adamı da gördük.  Neyse ben tek başıma yatarım… Hem evet n’ olmuş? Korkamaz mıyım ya? Çocuk gördüm diyorum Burçin, neden inanmıyorsun?”
“Yok bitanem, inanıyorum. Ama biraz mutasyona uğramış gibiydi. Ya da babası Siyam falandı. Hadiiiii Cem, yine olay yaratıyorsun kendi kendine… Allah’ ım bir doğumgünün de olaysız geçsin….”

 Bu esnada aşağı varmıştık. Herkes kendi halinde eğleniyordu. Zaten isteksizdim bu tür partilere; yeni bir imaj, boğucu bir atraksiyon, bir de bu çocuk mudur kedi midir her neyse…. Kendime vodka- portakal hazırlayarak, bahçede bulunan çardağın altında, birinci sınıf ahşap şezlonglara oturdum. Burçin yine mutfağa gitmişti. Birkaç arkadaş geldi yanıma, işle ilgili ve havadan sudan muhabbetler yaparken, gözüm barbekünün kenarındaki kediye takıldı. Bu o kediydi. Nedeni saçma olsa da o korku hissine yine kapıldım. Ama etrafımda insanlar olduğu için  belli etmemem gerekiyordu. Sessiz çığlıklarım ve ben geceye devam ettik. Ara sıra kaçamak bakışlarla kediyi kolaçan ederek, korkarak, saçmalayarak, ve nedensiz paranoyalarımla…


Sabaha karşı üç sularında herkes gitmişti. Burçin ve ben etrafı toparlamaya başladık. Ertesü gün bir yardımcı kadın gelerek etrafı eski düzenine sokacaktı, ama benim takıntılarım yüzünden Burçin’ i de böyle bir hammaliyeye maruz bırakmıştım. “Şuraya bak; etrafı bok götürüyor. Zenginler böyle işte; yiyin, için, bırakın gidin…” dedirtmezdim arkamdan… Bunu söyleyecek insanı hayatımda hiç görmemiş ya da görmeyecek olsam da….

 

04:30

Burçin de ben de yatmak üzere odalarımıza çekildik. Burçin de yanlızdı, ben de… Yani bu yıl da yanlızdık. Aslında ben değildim. Garip bir şekilde geçmişimle yüzleşmeye, eski günlerimi özlemeye, kimsesizliğimi düşünmeye, kaldığım odanın penceresinden hafif huzursuz sesler çıkaran havuzu dinlemeye  başladım. Hem öksüz hem yetim bir adamdım. Annemle babamı kaybedeli tam 9 sene olmuştu. Sezen’ in de söylediği gibi bir kedim bile yoktu ama bu gece karşıma bir tane çıkmıştı. ‘Esrarengiz miyav’…
Bir sigara yaktım… Kendi kendimi dahi sağlıklı bir şekilde analiz edebiliyordum. Sanırım son günlerde ruhen çok da sağlıklı değildim.  “Galiba terapilere devam etsem daha iyi olacak” diye geçirdim içimden. Sonra hiçbirşey düşünmemek üzere beynime mesaj yollamaya başladım. Yeşil, yeşilin içerisinde yirmi otuz  küsür metrekare mavi, dinginlik, huzur…. Kedi, çocuk….
Off kafayı yiyecek gibiydim. Yine saplanıp kalmıştım. Cebimde her zaman taşıdığım uyku haplarından bir tane alarak, yatağa girdim… Uyumak zordu… Ama bütün günün yorgunluğuyla az sonra dalacağımı hissetmeye başlamıştım. Polisler,soyulan evim, yeni imajım, alışveriş, parti, kedi (yoo yoo bu kısmı silmeliydim) … Ne doğumgünüydü ama….

“İyi geceler Cem” dedim kendi kendime….
“Nice mutlu yıllara….”

Yorum Yapın