Giriş 4 – Doğumgünüm – müş
Mayıs 3, 2008
Parmak izi almak için beklediğimiz polis ekibi ve eksper öğleden sonra 15:00 sularında geldiler. O saate kadar Burçin’le vakit geçirmek keyifliydi. Brezilya’ dan getirdiğim ve oradayken öğrendiğim özel spesiyallerimden birkaçını, o eşsiz Boğaz manzarısında, baharın hareketlenen yeşilleri içerisinde yudumladık. Sohbet ettik, bazen eski aşklarımızdan konuştuk, ağladım, ağladı; ağladık…
Sonrasında çıkıp deliler gibi alışveriş yaptık Nişantaşı’ nda. Burçin’ in bu konudaki ele avuca sığmayan tutumunu daha önceden tecrübe etmiştim. Ama bir kere söz vermiş bulunduğum ya da buna mecbur bırakıldığım için herhangi bir çıkış yolum yoktu. Herşey çok güzel gidiyor gibi yansıyordu aslında. Ta ki, benim için seçtiği, üzeri taş işlemeli o mor gömleğimsi şeyi bana alıncaya ve akşam doğumgünümde onu giymem için ısrar edinceye dek. Ağzımdan girdi burnumdan çıktı ve bunun için de bir söz kopardı benden.
Kuaföre gidişimiz, o güne kadar tanıdığım “BEN” ile ilgili herşeyin bitiş noktası olmuştu. Saçlarım kolay kolay alışamayacağım bir formda kesildi, rengi kendi renginden iki ton kadar daha açılıp aralara trans gölgeler kondu. Bunu nasıl kabul ettiğime gelince; beyazlarımın olduğu iddia edildi ve sadece bu amaçla, kendi saç rengimle boyanacağı yalanıyla kandırıldım. Kuaförle Burçin’ in iş birliği yaptığını bilemezdim elbette. Fön çekilmeye başlandığında gördüğüm sahne bana ilk başta, o saçla işe gittiğimde çalışanların benim hakkımda ne düşüneceği kaygısını yaşattı. Ama bambaşka bir ben olmuştum. Asla gardrobumda yer almayacak tarzda kıyafetler… Yepyeni bir saç modeli ve benimsenmesi çok zor olmasa da bana yabancı bir renk….
Burçin Teşvikiye’ de oturduğu ve biz de hali hazırda Nişantaşı’ nda olduğumuz için, aracını bırakmak istedi. Nasıl olsa ben arabayla gidecektim. Kuvvetle muhtemel gece de dönmeyeceğimiz için iki arabayla gitmemize hiç de gerek yoktu.
Burçin’ in evine geldiğimizde o aldığı kıyafetleri giymek üzere odasına geçti, ben ise hemen ajansı arayarak işlerin yolunda olup olmadığını öğrenmek istedim. Bugün ertlemek zorunda kaldığım toplantının gerginliği dışında bir sorun yoktu. Sadece en güvendiğim tasarımcımın işten ayrılmak istediğini dile getirmesi canımı sıkmıştı. Fakat buna benzer birçok durumu UnV’ nin 10 yıllık geçmişinde çok fazla tecrübe ettiğimiz için daha soğuk kanlı karşılayabiliyordum. Bir yıldız daha bizimle parlayıp şimdi neresi olduğunu bilmediğimiz bir rotada kaymak üzere ayrılıyordu. Herşey gibi buna da alışacaktım…
Burçin prenseslere benzer bir edayla salona girip “tatatatada….” yaptı. İnanılmaz güzel görünüyordu. Düz beyaz elbisesi, bronz (solaryumlu) teniyle çok güzel tezat uyumu yakalamıştı. Yeşil tonlarındaki makyajı, griye çalan göz rengini daha ön plana çıkarmış, bebeksi ifadesini hareketlendirmişti. Topuklu ayakkabılar ise Türkiye standardına göre uzun denilebilecek boyunu, bir hayli yükselterek adeta iç çekilesi bir hale getirmişti Burçin’ i…. Kıskanıyor muydum ne?….
“Bu ne güzellik… Benim doğumgünüm mü, senin düğün günün mü anlayamadım?”
“Canım…. Bütün yakışıklı reklamcı arkadaşlarını bir arada ancak yılda bir kere, o da doğumgününde yakalıyorum. Kaçar mı bu fırsat?”
“Ay iyi aman aman… Kaç yıldır, çabalarına karşılık birini bulsan bari… Yani en azından ertesi gün de buluşup kahve içebileceğin birileri…
“
Saat 19 sularıydı. Biz otoban üzerinden Paşaköy’ e doğru yol alıyorduk. Ben durmadan sigara içiyordum. Burçin ise bana bu partinin süpriz olduğunu, hiçbirşey bilmediğimi ve nezaketen de olsa şaşırmam gerektiğini hatırlatıyordu. Her sene aynı sahne yaşanıyordu. Her yıl Burçin’ le gidiyor ve mutlaka şaşırmış numarası yapıyordum. İnsanlar da Burçin’ in özel kalem müdürüm ya da asistanım olduğunu düşünüyorlardı herhalde. Bilmediğim bir adrese (şayet bilmiyorsam) giyinip, süslenip benimle gelen bir bayan yanımda başka ne diye durursa ….
Kendi süslenişimi de unutmamam gerekirdi…. Gereksiz bir protokoldu bu. Ne olurdu adam gibi haberim olduğunu bile bile, göğsümü gere gere girseydim sanki.
Bütün bu ikilemleri yaşarken, Burçin girmemiz gereken yolu gösterdi:
“İşte burdan Cem”
“Nerde biliyorsun kızım sen buraları?”
“E ben kiraladım villayı Cem…
Kim yapıyor her sene bu planları?
“
“Allah iyiliğini versin. Doğruyu söyle, koca bulmak için mi, benim için mi en iyi seçimin olması adına sen el atıyorsun bu işe?
“
“Cevap vermeme hakkım var mı?
…. Şaka şaka tabi… Hem ziyaret hem ticaret diyeceğim ama yanlış anlayacaksın onu da… Yani öncelikle tabii ki senin için canım benim…
“
“Tamam tamam, sustum ben… Yemiş gibi görüneyim…:)”
“Aaa bariz öylesin canım, gibisi fazla. Hahahaha “
“Burçiiiinnnn. Bozma sinirimi, bozarım saçını…”
“Aaaaa
Hayır… Tamam, tamam sustum… Bu arada şurası. Projektörlerden anlamışsındır sanırım.
“
“Ama kırmızı halı nerde? Hayır hayır vazgeçtim katılmıyorum ben?” diyerek arabayı stop ettirdim.
“Ne? Nasıl yani? “
“Şaka yapıyorum. Ne bu kızım? Bildiğim kadarıyla 2008 Oscarları geçtiğimiz günlerde sahiplerini buldu. Yoksa yılın yalnızı kategorisinde bana da vermeyi uygun gördüler onun için mi bu protokol? Ya Burçin ben ne zaman bir doğumgünü partime, yan koltuğumda sevgilimle gideceğim? Bıktım her yıl senle gitmekten..
“
“Ayyy yokkk. Cozuttu yine bu… Oğlum… Hadi hadi… oynatma tepemi. Kimbilir. Bakarsın bana değil sana çıkar kısmet. Belli olmaz, bilirsin. Adam deriz, hırsız çıkar, yalnızım der- tek girer -, double çıkarız… Bak gördüler bizi…. / aaa Sevaall, Naber hayatım? (Muah Muah) Ay çok güzel olmuşsun kız … Kıskandım mı ne?” 
Onlar ayak üstü sohbet ederken ben paritye girme protokolümü gerçekleştirdim. Her yıl ki isteksiz ‘Aaaaaaa’ sahnesini de oynadıktan sonra bu mükemmele yakın dekore edilmiş villanın havuzlu bahçesinde dolanıp misafirlere ‘Hoşgeldiniz’ merasiminde bulunmaya başladım. Tam o sırada, havuzun arka tarafında, bir ağacın altını, boydan boya kaplamış olan hediye yığını çarptı gözüme. Bu sene de kesinlikle, gömlekler, parfümler, antikalar, eski kitaplar olacaktı hediyelerimden bazıları.
“Keşke bir sene de birisi şaşırtsa beni hediye seçimiyle ya
…” diye mırıldandım kendi kendime.
Sırtımdan uzanıp bana sarılan iki kolun sahibi, dişi bir ses “Dildo alacağım seneye söz…
” dedi.
Burçin dolanırken, klasik olarak sıkıldığımın farkına varmıştı. Ve sanki göreviymiş gibi beni eğlendirmek için elinden geleni yapmaya başladı;
“Haddiiii Cem bu senin doğumgünün, gel şöyle…” diyerek beni bahçenin ortasına sürükledi.
“Arkadaşlar, Cem’ in bu yeni versiyonunu nasıl buldunuz? Image maker lığını ben üstlendim hatta epeyce de üsteledim. Daha iyi olmamış mı?”
diyerek bütün kafaların bana dönmesini sağladı.
Beklememin gerekip gerekmediği konusunda tereddütte kaldığım bir tepkiydi gelen : Alkış…
Bu sanırım pozitif bir düşünce yansıtımıydı. Ama utandırıyordu.
Aman Tanrım ne ezik bir andı. Bu olaydan sonra herkes yanıma gelip tek tek yeni imajımı ve Burçin’ in başarısını tebrik etmeye başladı. Ve elbette vazgeçilmez doğumgünü zırvalığı: ‘yaş konusu’…
“Kaç oldun Cem? Aaaa artık yaşını başını aldın… Ne zaman yanında birilerini göreceğiz?”
Bunların hepsi magazin muahbirleri gibiydiler. Geçen sene de aynı soruları sormuş olsalar da yaşıma +1 ekleyemeyecek kadar geyik yapmayı severlerdi. Ama ben ağır başlı sanatçı kıvamımı bozmadan “E artık inşallah, yaa yaa…” gibi somurtuk ifadelerle geçiştirme üslubumdan hiç caymadım.
Gece ilerlemeye başladı. Ben evin içine girip yatak odasının nerde olduğunu bulmak üzere dolanmaya başladım. Üst kata çıktım, havuzu gören cephede büyük yataklı bir oda vardı. “Sanırım 32. yaşımın ilk gününü burda karşılayacağım…” diye içimden geçirerek evin diğer bölümlerini de gezmeye başladım.
Triplex ve güzel mimarisi olan bir villaydı. ‘Keşke benimkiyle değiş – tokuş yapabilsek’ diye de geçirmedim değil hani aklımdan. En üst -asma- kata çıkan küçük ahşap kaplamalı bir merdiven vardı. Bir oda ya da oda olduğuna inandığım bölüme açılan bir kapı ve arka terasa çıkan bir bölme görünüyordu ilk bakışta. Her zamanki merakımla merdivenlerden yukarı çıktım.
Terasın kapısı kitliydi. Birkaç başarısız denemeden sonra bunu anlamıştım. (Sanki dışarı çıkmam gerekliymiş gibi) Sonra aşağı inmek üzere arkamı dönerken, terasın bir köşesine sinmiş bir karaltı, dikkatlice -gözlerimi odaklayarak – bakınca da, bana korkuyla bakan bir çift göz gördüm…
“Kim o yaa?” diye geçirdim içimden…
Evet evet bir çocuk var orda… Allah Allah… Tinerci miydi acaba?
“Burçiiiiinnnnnnn”