Bölüm 1 / 1 – Altan?

Mayıs 3, 2008

Sabah çok geç olmadan  uyandım. Kafamdaki planım önce eve uğrayıp üstümü başımı değiştirmek, kendi  banyomda duş alıp rahatlamış bir halde ajansa gitmekti. O yüzden sabah 06:00  sularında alarm beni yerimden oynatmıştı. Burçin’ i uyandırmak için epey seslendiysem  da, homurdanarak bütün çabalarımın boşa olduğunu gösterdi. Ben de zaman  kaybetmemek için not bırakarak villadan ayrıldım.

Paşaköy’ ün ormanlık yolları sabah çiğini yemiş, etrafa tarif  edilemez bir ferahlık katmıştı. Yolda giderken, hava serin olduğu halde camı  aralayarak bu eşsiz oksijen yoğunluğundan sonuna kadar faydalanmak  istedim.  Ama ne yazık ki keyfim çok  sürmemiş, 10 – 15 dakika sonra şehir dediğimiz o bina yığınlarının arasına  karışmakla birlikte adeta bütün atmosfer değişmiş, sisli, mat ve donuk bir  renge bürünmüş İstanbul karşıladı beni. Köprüde trafik yoktu o yüzden villadan  ayrıldıktan yarım saat kadar sonra eve varmıştım.

 

İçeri girdiğimde üst kattan sesler geliyordu.

 

“Kim var orda?”

“A sen mi geldin beyim? Ben de sen uğramazsın diye düşünerek  erkenden gelip temizliğe giriştim. Çarşaflarını değiştiriyordum.”
“Ha sen miydin Mukadder Hanım? Korktum bir an. E saat  sabahın körü. Nasıl geldin ki bu saatte?”

 

Bu sırada Mukadder Hanım merdivenlerden aşağı, yüzünde  hafif bir burukluk ve acı ifadesiyle, dahası suçluluk da barındırıyordu bu  ifade, inmeye başlamıştı. Ben de hayret ve merakla Mukoş’ un aşağı inip, ondan  neler olup bittiğini öğrenmek için olduğum yerde durmayı tercih ettiysem de,  bir süre sonra dayanamayıp sordum:

 

“Hayırdır Mukadder Hanım, senin canın mı sıkkın?”

“Şey beyim,….şey…”
“Ne oldu Mukadder kötü birşey mi var? Gel otur bakalım  şöyle…”

 

diyerek salondaki büyük sofaya oturduk. Karşımda kıvranan  halini gördükçe ben kötüleşiyordum.

 

“Mukadder… E hadi ama?”
“Beyim ben gece burda kaldım…”
“Eeee”
“Ee si, kızmadın mı?”
“Niye kızayım Mukadder? Burası benim olduğu kadar senin de  evin biliyorsun. Ki bu merdivenler, bu ev benden çok senin ayak tozunu  yutmuştur. Da ne oldu? Kötü birşey mi var?”
“Beyim bilyorsun Gülşen’ i… Kocasıyla arası epeyce  bozuktu, Biz de beraber yaşıyorduk. Ama benim burdan aldığım maaşla Gülşen evde  oturup çocuğa baktığı sürece sorunları çözebileceğiz gibi görünmüyor. Gülşen  işe başlamak istiyor ama çocuk da daha küçük olduğu için ne yapacağımızı bilemedik.  Ben de şey diyordum….”
“ ‘Çocuk gün içerisinde benimle burda dursa sorun olur mu?’  mu, hı?”
“Yok beyim yok, ne demek, daha neler? Bir de ben yaşlandım  biliyorsun. Eskisi gibi verimli de değilim.”
“Yo ben gayet memnunum senden”
“Da beyim, vücudum kaldırmıyor artık. Diyordum ki… Artık  emekli olsam ben…”

 

(….)

 

Bir süre düşündüm. Kızı ve torunu için onu aslında gayet de  iyi bir şekilde geçindiren bu işinden vazgeçen bir anne vardı karşımda. Ben  ailemi kaybettiğimden bu yana Mukadder’ i hep annem gibi sevdiğim için, sanki  bir daha dönmemek üzere benden ayrılıyordu bir parçam gibi hissettim. Ya da  ölüm döşeğindeki bir annenin evladına son nasihatlari gibiydi. Bir de bunun  için benden ricada  bulunuyordu. Bir an çok  fazla burkulduğumu hatta gözlerimin dolduğunu hissettim. Aile kavramından bana  kalan son şey de artık hayatımdan gitmek üzere vizesini istiyordu. Bencil mi  davranmalıydım yoksa anlayışlı mı olmalıydım? Bu zor bir karardı. Ama Mukadder  karşımda cevabı bekeleyen o iri gözleriyle bana baktıkça durum benim için daha  da zor bir hal alıyordu.

 

“Bak beyim. Bizim orda bir kızcağız var. Dul, mazbut bir ev  hanımı. Gündeliklere gider gelir. Hani eğer ihtiyacın olursa diye onu da  düşündüm ben.”
“Ne diyeyim Mukadder? Sen kendi içinde kararını vermişsin bile.  Nasıl mutlu olacaksan öyle olsun. Ama beni de unutma olur mu? Bilirim beni de  çocuğun gibi seversin, ben de seni annem gibi. Şimdi bir kez daha annemi  kaybediyormuşum gibi hissettirme. Hep gel ziyaretime olur mu?”

 

derken ağlaşmaya başlamıştık bile. Birbirimize sımsıkı  sarıldık.

 

Sonra o kahvaltı hazırlamak üzere mutfağa geçerken, ben de  duş almak üzere banyoya doğru yöneldim. Hayatımdan hep gidişlerin olduğu şu  dönemde olası bir  gelişin beni ne kadar  mutlu edebileceğini düşünerek çocuk gibi kendi kendime tebessüm ettim. Belki de  üzerimde kötü bir ruh vardı bilemiyordum. “Her neyse Cem. Dik; dimdik  durmalısın, varsa da kötü ruh şimdi bir bıcı bıcı hiçbirşeyciğin kalmaz”  diyerek kendi kendime aptalca ve gereksiz bir motivasyon verdim.

 

Duş aldıktan sonra kahvaltımı ederek işe gitmek üzere evden  çıktım. Sabah işimin fazla uzun sürmeyeceğini düşündüğüm için arabayı otoparka  çekmemiş, kapının önüne park etmiştim. Araca gitmek üzere bahçe kapısını  açtığımda;
Abi bir simit almaz  mısın?” diyen bir sesle irkildim.
Solumda, yerde duran cam kutusunun içinde simit satan bir  çocuk vardı.

 

“Yok canım sağol” diye geçiştirdiysem de o üstelemkten geri  durmadı.
“ ‘Hayatımda böyle simit yemedim’ diyeceksin ama…”

 

Bir an olduğum yerde durdum. Ben simit yemiyordum hiç. Ama  niye? Ya da daha önceden yemiş miydim acaba? Hatırlayamıyordum. Beynimi  zorladığım için bir an elimle alnımı tuttum. Çocuk da meraklı bir şekilde:

 

“Hayırdır abi birşey mi oldu? Bak kokusu bile adamı baştan  çıkarıyor. Eeee demiştim ben…”
“Yo yo, birşey düşünüyordum. Sen al şu parayı, simit  istemem.”
“Olmaz! Dilenci değilim ben. Para vereceksen karşılığını  al. Simit yemeyeceksen de başka bir kimsesiz çocuğa hediye et.”

 

Neden olduğunu hala kestiremediğim bir şekilde beynim o  simiti yemeye karşı ciddi bir savunma mekanizması oluşturuyordu. Almazsam  çocuğu kıracağımı düşünerek basit bir çıkış yolu düşündüm.
“Şansa inanır mısın?”
“Nasıl yani abi?”
“Yani dört yapraklı yonca, bereket siftahı falan filan…”
“Eeee tabi..”
“O zaman siftahın olsun diye, ya da yolda bulduğun bir para  gibi düşün öyle kabul et bunu.”
“Abicim,bak. Ben ilk satışımı yaptım, o yüzden siftah  sayamam. Yolda bulduğum paraya da   dokunmam. Haram etmiştir falan. Allah korusun. Ha diyorsan içimden geldi  eyvallah derim. Ama ben de sana borçlu kalırım, birgün yardım edebileceğim  birşey olursa borcumu öderim ben de.”

 

Deve inadı, zeka küpü birşeydi bu çocuk. Belli feleğin  çemberinden geçmişti. Konuşmalar sokak ağzı olsa da yaşından büyüktü.

 

“Adın ne senin?”
“Neden? Polis misin yoksa?
“Fesuphanallah, hoşuma gitti tarzın diyalog kurmak istedim.  Yanlış birşey mi yaptım?”
“Yoo da ne bileyim? Bu araba senin mi?”
“Evet…    ne oldu?”
“Markası ne?”
“BMW”
“Yok sevmedim bunu,”
“Neyi sevmedin arabayı mı?”
“Modeli ne?”
“Haydaa, Z4 (zet4) şimdi noldu?”
“Hah bunu sevdim…”
“Neyiii?”
“Adım Zet4”
“Oldu tabi… Ben de Mondeo”
“Yabancı mısın abi sen?”
“Ay şimdi delircem. Neyse al sen şu parayı Zet4 müsün,  coupe musun nesin?”

“Çattık ya. Diyalog istedin diyalog kurduk. Beğenmediysen  affet. Biz üniversite okumadık daha.”
“Neyse Zet… -Bu kısa haliyle hitap etsem sorun olur mu?-  Ben işe gitmeliyim yüksek müsadenle”
“Yok olmaz abicim. Hadi sana hayırlı işler”
“Hadi sana da…. Off”

 

Tam arabaya bineceğim esnada, köşedeki Balıkçı Dursun’ un  el sallayıp birşeyler söylemeye çalıştığını fark ettim.

 

“Günaydın Cem Bey”
“Günaydın Dursun, nasıl bereketli miydi sabah?”
“Allah’ a bin şükür. Hayırdır Cem Bey iyi misin?”
“E bende de durum  Allah’ a şükür… de ne oldu? Niye sordun?”
“Yok da, ne bileyim? Hani böyle… Neyse hadi alıkoymayayım  ben seni, hayırlı işler sana.”
“Sağol; sana da… (Allah Allah)”

 

Bugün kısmetim, sabah selamlaşmaları ve geyiklerinden  açılmıştı sanırım. ‘Bu saatte yola çıkmanın diğer yüzü’ diye geçirdim içimden.  İnsanlar güne ne kadar erken başlıyordu. Para kazanmak onlar için ne zordu.  Bütün bunları düşünürken başıma ciddi bir kramp saplandı. Bir elim direksiyonda  bir elim başıma masaj yaparak işe doğru yol almaya başladım.

 

“Peki ya ben? “…

 

Bu soruyla ağrıdı başım yol boyunca. Hayatımı sorgulamaya  başladım. Sabah karşılaştığım sahneler beni buna sürüklemişti sanırım.  Kendi kendime mırıldanarak:

 

“Ajansı kurduk babamla ben çok küçük yaştayken. Bir süre  zorlandık, sonra o trafik kazası… Onları kaybettim…. Eee öncesi?”

 

Öncesini net çıkaramıyordum. Okuduğum okulları hatırlıyor  hatta onlara dair birkaç olay anımsıyor ama resimleyemiyordum. Başımdaki  ağrılar artmaya başlamıştı. Hemen bir asprin aldım. Hacıosman yokuşuna  gelmiştim. İlk kez radyoyu açmadan o kadar yolu katettiğimi fark ettim. Daha  günün ilk saatlerinde bu kadar ağır bir baş ağrısı ve beyin yoğunluğuyla  karşılaşmam pek de hoş değildi. Hemen kendimi toparlamalıydım. Ajansa varmama  beş dakikadan az kalmış olsa da fıkır fıkır bir müzik buldum radyodan. Kendi  kendime bağıra bağıra şarkı söylemeye başladım.

“İnsanın kendisini motive etmesini öğrenmesi gerek” diye  yüksek sesle tekrarladım birkaç kez. Keyfim doruğa ulaşmaya başlamışken (illa  bir şey bölecek ya) telefonum çalmaya başladı. Homurdana homurdana radyoyu  kıstım, telefona baktım: Burçin…

 

“Hah uyandı hanımefendi sonunda” , “Aloooooo”
“Nerdesinnnn sennn?”
Ajansa  varmama az kaldı?”
“Dalga mı geçiyorsun sen Cem, beni niye bıraktın Allah’  ın dağında be adam?”
“E uyuyordun rahatsız etmek istemedim ben de….”
“Cem dalga mı geçiyorsun? Şaka, değil mi bu? Yakınlardasın…  Şaka yapıyorsun…. Cemmmmmm”
“Hayır valla, hatta şu an Nurol Plaza’ nın önünden  geçiyorum.”
“Cem dün senin arabanla geldik. Ayrı ayrı arabalarla  gelmedik. Yani benim arabam yok, bilmem hatırlıyor musun?”

 

Ben hiiiiç olayın bu kısmını hatırlamadan, tamamiyle Burçin’  i rahatsız etmemek için erkenden onu uyandırmadan ayrılmıştım. Ama telefonda  bana kükreyen ses, kesinlikle haklıydı. Haklıydı haklı olmasına da ben durumu  nasıl toparlayacaktım?

 

“Şey Burçin… Unuttum…
“Aferin, Cem…. Ayh sana güvenen de salaklık. Of Cem napıcam  ben burada ormanın ortasında bir başıma, tebrik ediyorum seni, aferin yani,  aferin….”

 

Burçin saniyede on kelime rahat çıkarıyordu. Tek çıkış  yolum vardı:

 

“Burçin, Burçin, Burçin….. Sakin ol bir saniye, bir  saniye….Evet haklısın. Eşeklik ettim ama inan seni rahatsız etmemek için  uyandırmadım. Ve inan aklımın ucuna gelmedi. Bak bölmeden dinle. Yolda gelirken  yüz metre kadar ileride taksi durağı görmüştüm sanırım. Ordan taksiye bin gel.  Ben karşılarım, öğlen de sana güzel bir yemekle, kaymaklı ekmek kadayıfı  ısmarlarım olur mu?”

 

Ses biraz daha yatışmıştı. Ekmek kadayıfı çok zaman işe  yarayan bir çıkış yoluydu. Ama lafı gediğine oturtmaktan da alıkoyamadı kendini  Burçin:

 

“Yüz metre kadar ileride taksi durağını fark eden o beynin,  arabaya binerken, etrafta başka araba olmadığını, dün akşam beraber geldiğimizi  nasıl algılayamadı işin o kısmını çözemedim. Neyse, bye”

Ve telefon suratıma kapandı. Haklıydı.. Hem de çok. Nasıl  es geçmiştim hala çıkaramadım. Bu sabah yeterince sıra dışı olaylar zincirine  maruz kalan beynim, bir atraksiyonu daha kaldıramayacak gibi olmuştu ki, saat  daha henüz 09:00 sularıydı.

 

“Güzel bir gün olacak eminim, her şeye rağmen güzel bir gün  olacak” diye söyledim sesli sesli ve güçlü bir şekilde…  Ama içim gizli gizli “Bok olacak” demeyi de ihmal  etmiyordu.

 


Gün çok sıra dışı ve garip olaylarla başlamış olsa da,  gayet sıradan bir akışta devam etti. Öğlen Burçin’ le yemeğe çıktık. Ve yemek  esnasında, (sabah kükreyen kadından eser kalmamış bir halde) Burçin benimle  özel bir şey konuşmak istediğini söyledi.

 

 

 

 

“Ne oldu Burçin? Yüzün de buruştu? Kötü bir şey mi var?”
“Ya Cem. Senle kardeş gibiyizdir, bilirsin. Yani … (bana  biraz daha yaklaşıp kulağıma doğru sessizce) Sıçtığım boku biliyorsun olum…”
“Evet, benimkine benziyor 
“Dur be Cem ya… Dalga geçme… Şey…”
“Ney?…. (Ne çok ‘şey’ le karşılaşmıştım bugün)”
“Ya benim vajinamın etrafında beyaz beyaz bir şeyler çıktı.  Bir hafta falan oldu. Geçer diye bekledim, geçmedi de… Doktora gitmeye de  üşeniyorum ve korkuyorum da doğrusu. Bir yandan da içim içimi yiyor… Ne  yapacağımı şaşırdım…”
“Yemekten hemen sonra doktora gidiyoruz Burçin.”
“Ya yapma… Ne olduğunu bilmiyorum,  şimdi bu bekar halimle gidip de… Yani cinsel  yolla bulaşan bir şeyse mahçup olurum. Yani kadınlar hassastır bu konularda”
“Öyle bir şeyse, adamın altına yatarken utanmıyorsunuz da,  hastalık kapıp, tedavi olmak için doktora gidince mi ar damarınız yerine  geliyor? İtiraz yok. Yani sana da aferin Burçin. Okumuş insanlar da bunları  yapıyormuş demek… ‘Ben kocasıyım’ derim doktora olur mu?”
“Soyadlarımız farklı ama…   L”
“ ‘Eski kocasıyım’ derim o zaman, oldu mu?”
“Cidden yapar mısın? Ayhh Cem… Seni çok seviyorum. Yani  beni sap gibi Paşaköy’ lerde bırakmış olsan da… Altın gibisin olum sen…”

 

“TIB HERŞEYİN ANAHTARIDIR…”

DOKTOR          ‘Genital Herpes’  dediğimiz Cinsel yolla bulaşan bir hastalık Burçin Hanım. Bey neyiniz oluyor?”
CEM                  Eşiyim ben… Yani eski eşi. Yani  yen ayrıldık ama görüşüyoruz hala…
BURÇİN            Nasıl yani doktor bey?  AIDS gibi mi? Ölümcül mü?
CEM                 Sakin ol Burçincim…
DOKTOR         Hayır ama dikkate alınmazsa özellikle  bayanlarda rahim ağzı kanserine yol açabiliyor, dahası o noktadan sonra ölümcül  de olabiliyor. Ama siz de semptomlar  çok yoğun gözükmüyor. En son ne zaman  cinsel ilişkiye girdiniz?

 

Burçin’ le göz göze geldik.


BURÇİN         Bir ay önce…
DOKTOR       Peki…  Semptomları minik bir cerrahi müdahale ile alacağız ve ilaç tedavisi uygulayacağız?  Eşi olarak sizi de kontrol edelim Cem Bey. Önceden bulaşmış olma ihtimaline  karşılık…
CEM              Aa…  yoo.. Gerek yok… Yani ben de bu tür şeyler yok.. Yok yok. İnanın gerek yok.   
DOKTOR      Ben  doktor olarak bunu yapmalıyım Cem Bey. Şayet varsa Bir üroloğa görünmeniz  gerekli.

 

Ben işin bu noktalara varacağını düşünmemiştim. Doktor beni  de paravanın arkasına alarak penisimin etrafını ve hatta makatıma kadar olan  bölgeyi inceledi. Sonra giyinmemi söyleyerek içeri, Burçin’ in yanına geçti.


DOKTOR      Cem Bey, Burçin Hanım’ la  özel konuşabilir miyim?
CEM              Aa, tabi… Dışarıdayım ben hayatım…
DOKTOR      Burçin Hanım, bunu nasıl  söyleyeceğimi bilemiyorum ama…
BURÇİN        Neyi doktor bey? Kötü bir  şey mi var?
DOKTOR      Eşiniz… Yani eski eşiniz…  Onda da aynı rahatsızlıktan var…

(Burçin rolünü en doğru şekilde oynamak için suratını büzüştürerek)

BURÇİN        Başkasıyla  beraber olmadım zaten. Ah ahhhh. Kim bilir hangi orospudan – aman pardon doktor  bey- …
DOKTOR      Söylemesi zor olan tarafı  bu zaten…
BURÇİN        Nasıl yani?
DOKTOR      Eşiniz bir bayandan  kapmamış…
BURÇİN       

DOKTOR      Makat  bölgesinde herpes semptomları başlamış ama daha çok yeni… Yani. eşiniz bir  erkekle anal ilişkiye girmiş Burçin Hanım…

 

(Burçin doktora gerçeği anlatır, sonra  kalkar, kapıyı açar Cem’ i içeri çağırır…)


BURÇİN        Cem.. Doktor beye her  şeyi söyledim. Sana da söyleyecekleri var.

Ben ne olup bittiğini anlamamış bir halde doktorun yüzüne  baktım.

DOKTOR      Cem Bey, sizde de Herpes  semptomları görülüyor.

Ben şok olmuştum. Olay bambaşka bir boyut almaya  başlamıştı. Ama asıl can alıcı noktaya gelmemiştik.

DOKTOR      En son ne zaman anal  ilişkiye girdiniz Cem Bey?

Gerçeği saklarsam, sağlığımla oynamış olacaktım. Ama bu  gerçek Burçin’ in bana olan güvenini sarsabilirdi. İki arada bir derede  kalmıştım. Ama saklayamazdım;


CEM              İki gün önce doktor bey…

Burçin şok olmuş bir halde gözümün içine baktı.

DOKTOR      Daha önce?
CEM              Yıllarrrr önce…
DOKTOR      O  zaman bu ihtimal düşük ama çok hızlı reaksiyon göstermiş bünyeniz. Tedavi olmalısınız.  İlişkiye girdiğiniz kişiye de haber verirseniz, onun da sağlığı için iyi bir adım atmış olursunuz.

 

Hiç bir şey söyleyemeden, sadece teşekkür ederek odadan  çıktım. Burçin da alacağı ilaçların reçetesini alarak koridorda yanıma geldi.

 

“Ceemm?”
“Tamam Burçin, biliyorum… sana söylemedim…”
“Sorun değil Cem. Özel hayatını illa benimle paylaşmak  zorunda değilsin ki… Adı üstünde senin özelin.. O yüzden asma suratını… Bak hem  iyi ki de gelmişiz. Ya geç kalsaydık. Allah korusun. Sonuçta tedavi edilebilecek  düzeyde her ikimizin ki de… Şey bu arada ben de senden bir şey saklamıştım.”
“Nedir?”
“Ben aylardır kimseyle ilişkiye girmiyordum. Ve bir ay  önce… “
“Eee?”
“Altan’ la beraber olduk…”

Başımdan aşağı kaynar sular inmişti… Karnıma kramplar  saplanmıştı. ‘Nasıl, nasıl…. Nasıl olur da?… ‘ diye geçirdim sessiz sessiz  içimden. Ama hiçbirşey olmamış gibi Burçin’ e dönerek:

“Anlamıştım zaten… Sorun değil güzelim…”
“İnan Cem, sandığın gibi değil… Çok alkollüydük… Normalde  yapmayacağım bir şey… Bilirsin”
“Doğrusunu istersen, bildiğim Burçin böyle bir şey  yapabilir ama asla o kişiyi benle sevgili olması için tanıştırmazdı –ki bir  hırsızken hele. İyi senin evini de soymamış..”
“Bana gelmemişti. Bir arkadaşta kalmıştık… Ceeemmm…. Bir  saniye bekler misin…. Ceeemmmm!”

“Bir süre yalnız kalmak istiyorum Burçin….Ajansa  dönmeyeceğim, söylersin…”

 

Hızlı adımlarla hastaneden çıktım.
Moralim alt üst olmuştu. Türk filmlerinde rastlanacak bir  durumdu bu. Geldi mi her şey üst üste geliyordu. Derin bir ‘offf’ çektim. Arabaya  atlayıp Sarayburnu’ na gitmek istedim. Böyle durumlarda bana en iyi gelen ilaç  buydu.

Sarayburnu’ nda devam eden Marmaray çalışmaları yüzünden  araç girişinin kapatıldığını unutmuştum. O yüzden sahil yolu boyunca araba  kullandım. Sonra aile hekimimizi arayıp tanıdığı bir ürolog olup olmadığı  sordum. Kaba taslak –üstü örtülü-  durumu  izah ettim, doktorun numarasını aldım ve derhal arayarak randevu talebinde  bulundum. Gün içerisinde müsait olduğu için, hiç zaman kaybetmeden  gidebileceğimi söyledim ve  doktorun iç  Levent’ teki muayenehanesine gittim.

Bir saat kadar süren bir cerrahi müdahale ile o bölgedeki  semptomları yaktılar. Canım çok acıdı ama sağlığım için buna katlanmalıydım,  katlandım da…

 

Eve döndüğümde akşam olmuştu nerdeyse. Hava yeni yeni kararıyordu.  Arabayı otoparka çektim. Kafam dağınık ve dalgın bir şekilde  bahçede yürümeye başladım. Üst bahçede bir  sürü kutu vardı. Kimisi iki metre, kimisi küçük…

“Hayırdır inşallah” diyip, kutulara yöneldim.

Boş beyaz eşya kutularıydı bunlar… Buzdolabı, DVD, irili ufaklı birkaç  kutu daha …

Hemen eve girdim, Mukadder hanım hala evdeydi.

 

“Hah beyim, hoş geldin ben de eşyalarımı toparlıyordum.”
“Bahçedeki kutular ne Mukadder?”
“Bilmem, beyim… Bir kamyon geldi, sizin adınıza teslim  etti. Ben de siz almışsınızdır diye düşündüm. Siz almadınız mı?”
“Yooo”
“ Ha, bir de şu zarfı bıraktılar. Faturasıdır herhalde…”

 

 

 

Sevgili  Cem,

Geçen gün  akşam saatlerinde evimi polis bastı. Parmak izimden bulmuşlar beni.  O gece evin soyulmuş sanırım. Seninle beraber  olduktan sonra seni üzmüş olabileceğimi ya da ileride daha fazla üzebileceğimi  düşünerek sen uyurken ayrılmıştım senin evinden. Tabii polis inanmadı buna. Ama  siteye giriş saatim, giriş kartımdan tasdik edilince ve eşyaların olduğu  bölgelerdeki parmak iziyle benimkiler uymayınca beni serbest bıraktılar.

Her neyse…

Olan biten  için çok üzüldüm. Benden şüpheleneceğini tahmin ettiğim için iki gün aramadım  seni.
Oysa o  akşam seninle beraber olurken bulutların üzerindeydim. Ve bunu kendime itiraf  etmekte güçlük çektiysem de…

Galiba  sana aşık oldum ben…

Bunlar  sana kendimi bir şekilde affettirmek için. Her ne kadar bir suçum olmadığını  düşünsem de…Aşağıda yeni numaram yazıyor. En kısa sürede beni aramanı bekliyor  olacağım.

Öpüyorum…  Sırtındaki beninden…

 

Sevgiler….


Altan….

Yorum Yapın